Hayat gibi dünya hayatının da iki yüzü vardı. Biri kendine bakan, diğeri ise Yaratıcı’ya bakan. Kendine bakan yüzü asıktı, elem ve keder verici. Çünkü gelip geçiciydi. Dokunduğumuz an solan bir çiçekti sanki. Yakalayıp sevmek için can attığımız bir kelebek gibi. Yakalayayazdığımız anda uçup gidiveren. Ne dokunmamak mümkündü ona, ne de solmasına razı olmak. İki arada bir deredeydik.
“İyi ki böyle” diye geçirdim içimden. “İyi ki soluyor, bıktırıyor ve usandırıyor. Yoksa sonsuzluğu istemek nereden aklımıza gelirdi? Bakışlarımızı dünyadan alıp ebediyete ve Ebedi Olan’a nasıl çevirebilirdik? Ondan kaçıp nasıl can atardık bir daha hiç bölünmeyecek ve ölünmeyecek bir hayata?”
“Sevgili dünya hayatı” dedim. Dediğimi duydum. Yalnız değildim. “Sen” dedim “gerçekten sevilesi bir hayatsın. Dur, hemen havalara girme. Sadece ve sadece şundan: O’nun dışındakilere kalbimizi bağlamamak seninle mümkün. Dokunduğumuz çiçeğin narin yaprakları solmazsa biz ne yaparız?” Dünya hayatı anlamlı ve sevilesi geldi bana o an. Ebedi hayatı kazandırdığı için.
Âşık olmuşçasına bağlandığımız dünya uğurlar olsun dediğinde yüreğimiz burkulur. Doğru. Ona küseriz, kırılırız, bıkkınlık duyarız. İyi ki de böyle olur. Aynı dünya ilave eder: “Bu misafirhaneden ebede gideceksin.” Sözleri acı, suratı asık bir bilgedir dünya hayatı.
Artık ne zaman ki hayattan bıktım, usandım ya da hayata küstüm derse biri, bileceğim ki; bıktığı, usandığı, küstüğü hayat değil, dünya hayatıdır. Ve bileceğim ki; kalbimiz dünyaya küsüp darıldığında, ondan soğuduğunda, onun birinci yüzünden bir durakta inip aynı durakta ebedi hayata gitmek için bekleyen bir yolcu gibiyizdir. Bilgece yaşamak da zaten bu değil midir?
Mustafa Ulusoy



