Ah edip ağlamadan,
Sîneler dağlamadan,
Su gibi çağlamadan,
Bu dağlardan aşılmaz!
Ölüp ölüp dirilmeden,
Hergün bin kez gerilmeden,
Canda öze erilmeden,
Şekler, gümânlar aşılmaz!
Sine kebap olmadan,
Vakit-mîat dolmadan,
Sen, senden kurtulmadan
imkansız bu yollar aşılmaz…
Yolcu buruk baş gerek,
Gözde daim yaş gerek
Huy biraz yavaş gerek,
Yoksa yollar aşılmaz!
Akşamın gölgeleri şehrin üstüne çoktan çökmüş, caddelerin ışıkları kızarmıştı. İsmet Öğretmen sokak lambalarının altında bir hayalet gibi yürürken, sisli kızıl bir dumanın içinde kaybolup gidiyordu. Dalgındı… Asya her şeyini almış götürmüştü. “Mecnunu çöllere düşüren Leyla bu olmalı” dedi.
* * *
İsmet Bey üniversiteyi bitirdiği yıl Akasya’nın yolunu tutar.
Annesi yalnızdır. Babası onları bu dünyada tek başlarına koyduğunda daha yaşı onbir’dir.
Üniversite yılları yokluk yıllarıdır. Çok acı çekerler.
Annesi, İsmet’ine çok ihtiyacı olmasına rağmen taş basar bağrına ve biricik oğlunu, adını duymadığı diyarlara öğretmen olarak uğurlar.
İsmet Bey, yeni açılan bir Türk Okulunda edebiyat öğretmeni olarak göreve başlar.
Kısa zamanda uyum sağlar bulunduğu şehre. Dillerini bile neredeyse aksansız konuşmaya başlar.
Güzel ve alımlı bir delikanlıdır. Arkadaşları arasındaki adı “Yusuf Yüzlü”dür.
Yıldızsız bir gece kadar siyah saçları, mehtabı hareleyen kara bulut gibi perdeler ak alnını. Koyu lacivert elbisesinin içinde yüzü bir ay gibi parlar, sonsuz bir gülümseme hiç eksik olmazdı güzel gözlerinden.
Görev yaptığı okula bir gün bir öğretmen gelir.
Adı Asya’dır.
İyi bir eğitim aldığı her halinden bellidir. Soylu ve güzeldir.
Babası Bakan’dır.
İki yıl önce istemediği bir evlilik yapan Asya, aradığı mutluluğu bir türlü bulamaz.
Daha okula ilk geldiği günden itibaren İsmet Öğretmene gizli bir hayranlık duymaya başlar.
Bunu farkeden İsmet Öğretmen;
“Yiğitliğe yakışmaz. O evli bir kadın, bu insanlar bize kucak açtılar, bağırlarına bastılar, evlatlarını bize emanet ettiler, bu ihaneti yapamam.” diyerek kendini ikna etmeye çalışsa da onun da içindeki ateş her geçen gün harlaşır.
Asya, ateşten bir gömlektir.
Ve bir gün…
Yine her gün ki gibi son ders zili çalar.
Okulda kimsecikler kalmaz.
İsmet Öğretmen odasında tek başınadır. Koridordan ayak sesleri duyulur. Gelen Asya’dır.
Kapıyı kapatır.
Sırtını kapıya yaslar; iri ve siyah gözlerini İsmet Öğretmene diker.
Kirpiklerini her kırpışta, iri gözlerinden yola çıkan aşk ateşinin zehiri ile dağlanmış binlerce ok kalbine saplanır, İsmet Öğretmenin.
Yaralı avını, ağında kıstırmış zalim bir avcı gibi kükrer Asya;
“Bak İsmet! Artık dayanamıyorum. Beni anlamanı ve beni geri çevirmemeni istiyorum. Sensiz yapamıyorum. Biliyorsun babam… !
Bu güne kadar hep güzel şeyler oldu buralarda, bunların kötüye gitmesini, buraların size zindan olmasını istemiyorum.”
İsmet Öğretmen çaresizdir.
Alev vurur yüzüne.
Kıpkırmızı kesilir.
“Hazreti Yusuf’un “Allah’ım! Zindan bu kadınların beni çağırdığı şeyden daha iyidir.” sözü aklına gelir.
Bir kadının en şerefli en değerli yanı namusudur ama Asya artık çıldırmıştır; cesaretini toplayıp bir şeyler diyecektir ki, kapı açılır.
Gelen Asya’nın kocasıdır. Eşini almak için gelmiştir.
İsmet Öğretmen derin bir nefes alır.
Kitaplarını toplar ve çıkar.
Koşar adımlarla gider evine. Yorgun bedenini bırakır sedire. Sonu zindan da olsa katlanmalıyım” der. Belki Hz. Ömer’in iffet şehidi delikanlısı gibi canını vermeliydi ama iffet gülleri kök salmalıydı.
Kendine sürekli inançlarını telkin eder: “İnsan hisleriyle, aklıyla hicret ederdi ama ; gittiği yerlerde iffetiyle dal budak salar ve kalıcı olurdu.
Güvensizliğin kol gezdiği bu yerlerde biz güven ve emniyetin temsilcileri olmalıyız”
Öğrencilik yıllarında iken Konya’da dinlediği Ali Ulvi Kurucu’nun sözlerini hatırlar:
“Sevgili gençler! Ben Medine’de iken Arap âleminin büyük ediplerinden Mustafa Sadık Efendi, yanına gelen üniversiteli gençler için, “Alevler içinde ama yanmıyorlar.” demişti. “Allah’ım! Benim ülkemin de böyle iffet timsali gençleri olacak mı, diye hep dua ediyordum. Şimdi sizleri görünce dualarımın kabul olduğunu görüyorum ve Rabbime şükrediyorum!”
İffet, onun bahçesinin en güzel gülüydü.
Asya’nın ateşi onun gönlünü yaksa da, güllerini yakmamalıydı.
Güller Asya Stepleri’nde solmamalıydı.
Bir gül solarsa bütün güller boynunu bükerdi. Bütün gül bahçeleri zarar görürdü.
Bu, bahçeye de bahçıvana da haksızlıktı.
Günaha meylettikçe parmağını lambasının alevine tutup, “Ateşe dayanabileceğin kadar günah işle!” diyerek günahtan uzak duran iffet abidesi delikanlıyı hatırlar.
Kaldığı odanın perdesini araladığında, ay ışığı doluverir odanın içine.
Anacığının da en büyük arzusu Asya gibi asil ve soylu bir kızdı ama Asya’nın bir sahibi vardı. Asya evliydi.
Divanın üzerine uzanır, mehtaba gözlerini diker ve; “Allah’ım bahtına düştüm, ne olur bana yardım et, tut elimden, Sen tutmazsan düşerim Allah’ım!” diye içtenlikle kıpırdar dudakları.
Mahşerde güneşin beyinleri kaynattığında; güzel ve zengin kadının kendisini çağırması karşısında “Ben Allah’tan korkarım.” diyenlerin serin gölgelerde gölgeleneceğini düşünür.
Şafak aydınlığında uyandığında dudaklarında sonsuz bir tebessüm vardır.
O’nu görür görmez tanımıştı. “Sen Yusuf değil misin?” demişti.
O da “Sen de Asya karşısında eğilmeyen İsmet’imizsin ” demişti.
O sabah okula giderken yüzünde sonsuz bir tebessüm vardır..
İçindeki kararsız fırtınalar sakinleşmiştir.
Görevli, daha okulun kapısından girerken, müdür beyin kendisini çağırdığını söyler.
Odaya girdiğinde Müdür Bey’in davranışlarındaki soğukluğu sezer. Müdür bey; “Ben size söylemedim mi İsmet Bey, sen ne yaptın?”
Olan olmuştur…
Okulda bir iftira kasırgası ortalığı kasıp kavurmaktadır.
İzin alır ve doğruca evine gider. Çıldırmak üzeredir. Asya’dan böyle bir iftirayı beklemez.
Vicdanen çok rahattır. Günaha girmemiştir ama arkadaşları da, okulu da çok zor duruma düşmüştür.
Akasya’dan ayrılmaya karar verir.
Onun ayrılma kararı Asya’yı yıkar.
Asya, kazanayım derken bütün bütün kaybetme kuşağındadır.
Ayrılış günü gelir.. Arkadaşları havaalanında onu uğurlamaktadır.
Birden az ileride bir hareketlilik yaşanır.
Müdür Bey, Asya ve arkadaşları…
İsmet Öğretmenin içini korku ve heyecan sarar.
Asya koşarak gelir: “İsmet Bey, ben her şeyi anlattım, artık doğruları herkes biliyor. Ne olur beni affedin, ben sizleri anlayamamışım, bizi, öğrencilerinizi bırakmayın. Ne olur, bu sefer bari beni anlayın, hakkınızı helal edin, beni affedin!”
İsmet Öğretmen çok duygulanır ama geri dönmesi imkânsızdır. Yüreği ateşler içindedir.
Ateşin etrafa sıçrama ihtimali de hep vardır.
“Sizi çok iyi anlıyorum, gerçeklerin ortaya çıkması beni okulum ve arkadaşlarım adına çok sevindirdi ama siz de beni anlayın lütfen, gitmeliyim!”
Uçağın kalkış saati gelmiştir. Direnmenin boşuna olduğunu anlayanlar gözyaşlarına hakim olamazlar.
Asya aslında onun geri dönmeyeceğini bilir.
İffet, bir yiğidin her şeyiydi ve İsmet Öğretmenin iffetine dokunulmuştu.
Asya, İsmet Öğretmene uçakta okuması için bir mektup verir.
“Sevgili İsmet Öğretmen!
Anladım ki yasak bir aşkın ateşi, küle verirmiş arkadaki bütün gül bahçelerini. Siz iffet Süvarilerisiniz, dünyayı çiğnersiniz ama bir çiçek çiğnemezsiniz. Bunu bana öğrettiniz.
Sizler iffet güllerini yitirmeye değil, yeşertmeye geldiniz. Biz alev yollarda yanacağız ama emin olabilirsin güller yanmayacak! Güller yanmayacak! Ya Rabbi!” dedi, Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.”
Bilmiyorum nerdeyim, ne haldeyim, ben kimim
Ayrılırken kimliğim, adresim sende kalmış.
Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim
Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış.
Akların kaybolduğu, rengin ahenk bulduğu
Toprağın kadehine ab-ı hayat dolduğu
Bir gül için, bülbülün saçlarını yolduğu
Aşkın harman olduğu o mevsim, sende kalmış.
Ayıplama, kınama, kahveye gidiyorsam,
Avunabilmek için bir tavla atıyorsam,
Garson çay uzatırken ben aklımda diyorsam,
Sende kalmış demektir, ladesim sende kalmış.
Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok.
Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok.
Sen dönmeden kimseye bakacak yüzüm de yok.
Aynalarda kendimi göresim sende kalmış.
Sende kalmış umudum, saadet çağım sende,
Sende kalmış huzurum, tüten ocağım sende,
Sende hayat kaynağım, duygu membağım sende,
Can diyorum sana,can kafesim sende kalmış.
Allah’ ım düşmanımı düşürmesin bu zaafa,
Sanki her noksanımı mecburum itirafa,
Hangi şarkıya girsem, notalar do re mi fa
Sol diyorum sana sol, la sesim sende kalmış.
Gel Tanrıya borcunu teslim etsin bu yürek,
Tez gel ki enkazımı kapatsın kazma kürek,
Kelime-i şahadet getirmem için gerek,
Son diyorum sana, son nefesim sende kalmış.
Yağmur da var
Çok sevdiğim rüzgar da
Bugün Pazar
Daha uyanmadı komşular
Damların üzerinde kuşlar
Daha rahatlar
Radyolarda eski şarkılar çalıyorlar bu saatlerde
Gönül penceresinden ansızın bakıp geçenlere doğru
Yağmur da var
Çok sevdiğim rüzgar da
Daha uyanmadı komşular
Bugün Pazar
Ve ben seni çok özledim
Dışan çıkmak istiyor canım
Tek başına haytalık etmek
Islanmak Pazar sabahında yağmurda
Boş caddelerde dolaşmak
Vitrinlerine bakmak mağazaların
Sinemaların afişlerine
Sokakların isimlerine
Telefon kulübelerinde uyuyan çocuklara
Bir merhaba demek sessizce
Sahilde martılara simit atmak
Otobüslerin ilk seferlerine binmek
Gitmek istiyor canım
Hayatın gittiği yere
Islık çalıp şarkılar uydurmak kendi kendine
Fırından taze ekmek alıp
Buğusunu çekmek içine
Ve ben seni çok özledim
Tam böyle bir şey
Çiçeğe su yürümesi
Bebeğin ağlaması
Toprağın uyanması
Yağmurun yağması
Ateşin sıcağı
Bu Pazar sabahı
Tam böyle bir şey
Bir sabahçı kahvesine uğramak
Bir bardak çay
Taze dem kokusu
Hayatın atardamarlarında dolaşmak
Bölmeden şehrin uykusunu
Bir siir yazmak
Pazar bulmacasının boş karelerine
Şiirde tam da bunu anlatmak delice
Tam böyle bir şey
Hesapsız gölgesiz bedelsiz kimsesiz
Bir şiir yazmak
Bir bardak çay içmek
Sokaklarda gezmek
Yağmurda ıslanmak
Ve ben seni çok özledim
Yağmur sonrası karanlıkta bir şehir İçinde ben
Şarkılar çalıyor taksilerin teybinden Giderken sen…
Tüyleri ıslak kuşlar su içiyorlar çeşmelerden
Kimsenin umurunda değiliz, Ne aşk Ne ben.
Bir şey olmamış,bir yerinden vurulmamış gibidir şehir
Her gidiş niye birbirine benzer.
Arabaların camlarını siler tinerci çocuklar
Bir sigara parasına ömrümü anlatırım
Belki onlar dinler.
Çekip gidişin hangi şarkıya benzer
Bulup çıkarırız karanlıkta bir şehrin içinden Çocuklarla beraber
Neden kimsenin umurunda değiliz Neden
Ne aşk Ne ben.
Islık çalmayı bilseydim Birazda kahretmeyi
Hayır aç değilim diyebilmeyi
Canım istemiyorlarla çekip gitmeyi
Denizi seyretmeyi kıyıdan
Martılardan dilek tutmayı becerebilseydim
Belki kolay olurdu sensizlik
Belki beni de alırdı koynuna hasretin derin boşluğu
Yapabilseydim,kapıyı ardından ben kapayabilseydim
Camlara vurabilseydim öfkesini sensizliğin
Kırıp dökebilseydim senin gibi
Birde ayrılığı sevseydim olurdu sanki.
Şu senin gidişin biraz üzmeliydi yağmur sonrası bu şehri
Elimi tutmalıydı Beyoğlu
Koluma girmeliydi Üsküdar
Geçer demeliydi bakinin kahvesi
Sinema afişleri gönlümü almalıydı
Göz kırpmalıydı fatihin ana caddesi
En azından kadıköy biraz ağlamalıydı
Olur demeliydi galata
Samatya yanımda yürümeliydi tren raylarıyla
Saçlarımı okşamalıydı Kasımpaşa
Aşk böyledir demeliydi Bakırköy mesela
Yüzüme rüzgarını sürmeliydi Eyüp Sultan
Eminönü oturmaya gelmeliydi bütün kuşlarıyla
Tophane demli bir çay söylemeliydi en kırılgan anımda.
Yağmur sonrası bu şehri kolkola geçmeliydim bütün arkadaşlarla
Bir şiir yazabilmek için kocaman yalnızlığa
Bunun için isterdim bu şehri yanımda
Yağmur sonrası karanlıkta bir şehir
İçinde ben
Şarkılar çalıyor taksilerin teybinden
Giderken sen…
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Birden geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana giren, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.
“Daha dün konuşmuştuk ama…” diyorsun. “Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. “Hiç beklenmedik bir ölüm!” “Vakitsiz” “Erken!” “Sürpriz!”
İşine ara vereceksin bugün… Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. “Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış” dedin. “Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık.” “Rahmetli…” sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.
Hayret! Ben öldüm bu defa… Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Gitsen de bir gitmesen de bir, bir cenaze olacak cami avlularından birinde…
Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp… Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı… Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı… Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı… Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı…. Elbiseleri evden çıkarılacak adamı… Ben oynayacağım.
Yatağı soğuk kalacak adamı… Akşam eve dönmeyecek adamı… Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı… Sofrada yeri olmayacak adamı… Adı telefon rehberinden silinecek adamı… Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı…. Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı… Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı… “Adı neydi… Hani..!” diye yokluğu kanıksanacak adamı… Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı… Ben oynuyorum bugün… Sahnedeyim.
Beklerim.
En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
İşte davetiyen:
Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız
senai demirci
doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan “her nefis ölümü tadacaktır!” yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.
Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.